Kene hafif geldi bir akrebi deneyelim...

Sağ el ve sağ ayak bileğimden akrep soktu. Olayın üzerinden yaklaşık 5 saat kadar geçti. Şu an bu satırları yazarken hastanedeyim.

Onlar da bizim şehidimiz...

Çanakkale ile arasında tam 8530 kilometre mesafede yatıyor olsalar da onlar da bizim şehidimizdir. Siz de bir buket sanal çiçek hediye ediniz gönülden gerçek dualarınızla birlikte. Nasıl yapacağınız burada tarif ediliyor.

Kendiniz Yapın: Tenekede Tavuk Pişirme Aparatı

Tenekede tavuk pişirebilmek için kendiniz evde malzemelerle son derece basit ve pratik bir aparat yapabilirsiniz.

Altın Oran ve Kabe

Altın Oran yani “Fi sabiti” 1.618, matematikteki üstün tasarım sayısıdır. Kalp atışlarımızda, DNA sarmallarının en ve boy oranında, kainatın dodecehadron adı verilen özel tasarımında, bitkilerin filotaksi denen yaprak dizilim kurallarında, kar tanesi kristallerinde, pek çok galaksinin spiral yapısında ve sayısız yerde Yaratıcı hep aynı muhteşem sayıyı kullanmıştır. Altın oran sayısı yani 1.618…

Mangal çeşitleri - Akla ziyan tasarımlar

"Yaşasın, mangal sezonu açıldı..." isimli yazı dizimize "Akla Ziyan Mangal Tasarımları" ile devam ediyoruz. Bu yazıda çok enteresan mangal tasarımları ile karşılaşacaksınız. Ya Rab bir zevk uğruna ne mangallar tasarlanıyor...

İyi Bir Tabletten Neler Olur?

Bir tablet bilgisayar evdeki hangi cihazların yerine geçebilir?

tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarihi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Cumhuriyetimizin, unuttuğumuz, unutturulan önemli şahsiyetlerinden Nuri DEMİRAĞ

[Son güncelleme 9 Haziran 2014]
(22 Kasım 2010 tarihinde yazının sonundaki video eklenmiştir.)

Büyük teşebbüslerde muvaffakiyet,
ancak şahsi kusurlardan münezzeh olmakla mümkündür.
Nuri Demirağ

Girişimciliği, çalışkanlığı ve devrinin çok ilerisindeki projeleri sayesinde cumhuriyet devrinin ilk sayılı milyonerleri arasına girmeyi başarmıştır. Bununla birlikte kazanmış olduğu serveti de yine Türkiye’nin sanayisinin kalkınmasında harcamış, pek çok hayır işlerinde kullanmış değerli bir insandır.

Nuri Demirağ hakkında yazılacaklar bir blog sayfasına sığmaz, beni de aşar doğal olarak. Nitekim hâlihazırda birçok da kitap vardır kendisi hakkında.  Ayrıntılı bilgi isteyenler www.nuridemirag.com adresine de başvurabilir.

Geçenlerde basında yer alan “Artık vakti geldi, kendi yolcu uçağımızı yapacağız”, “İlk Türk Uçağı Geliyor” gibi cahilce ve yandaşça atılmış manşetlerden duyduğum müthiş rahatsızlıktan dolayı ilk Türk uçak fabrikası ve uçağı hakkında bir tarama-derleme yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Öncelikle Nuri Demirağ’ın bu memleket için gerçekleştirdiği ilklerin bazılarını listeleyelim:
  • İlk sigara kâğıdı üretimi
  • Türkiye’de seri üretim yapan ilk uçak fabrikasının kuruluşu
  • İlk Türk yolcu uçağının üretimi
  • İlk yerli paraşüt üretimi
  • Ankara'nın doğusuna ilk demiryolunun yapımı
  • Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk muhalefet partisi olan Milli Kalkınma Partisi’nin kurucusu
  • Karabük’te demir ve çelik fabrikasının kurulması
Proje olarak;
  • Üstünden demiryolu da geçen İstanbul Boğazı üzerine köprüsü yapılması
  • İlk şehir ve köy planlarının hazırlanması
  • Keban’a büyük bir baraj yapılması düşüncelerinin ilk kez gündeme getirilmesi
  • İlk “yap-işlet-devret” modelinin geliştirilmesi

"Cümhuriyeti Biz Böyle Kazandık"

[10 Kasım 2012 tarihinde güncellendi. İlk yayın tarihi 3 kasım 2010]

Bir yazım için internette tarama yaparken güzel bir fotoğraf buldum. Fotoğrafın büyük ihtimalle cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki bir Cumhuriyet Bayramı kutlaması sırasında çekildiğini düşünüyorum. [Cumhuriyetin 10. yılı kutlamalarında Uşak'ta çekilmiş. 10.11.2012] Çünkü kıyafetler, bayraklar ve maket top mermileri bana bu izlenimi veriyor.

Benim asıl dikkatimi çeken ise başka bir konu. Aynı fotoğrafı değişik sitelerde de incelediğimde 3 farklı sürümünün olduğunu fark ettim. [ Orijinal fotoğrafın taranmışı yazının sonundadır. 10 Kasım 2012'de eklendi]


Foto 1: Siyah-Beyaz

Birisi siyah beyaz olanı ki kanımca “aslına en uygun” olanı bu.  Diğer 2 sürüm ise renklendirilmiş olanlar. Siyah-beyaz olan ile aşağıdaki 2 numaralı fotoğraf arasında küçük bir fark gördüm. O da renkli olanda en sağda orta yaşlı bir adam görünmekteyken nedense siyah-beyaz olan dâhil diğer iki fotoğrafta yoktur.

Fakat benim dikkatimi çeken renklendirilmiş iki sürüm arasındaki daha önemli bir eksiklik.

Edison pu.tun tekiydi!


Thomas Edison hani şu yüzlerce patent sahibi olan, en bilinen şekliyle ampulün mucidi Edison; büyük mucit, büyük insan. Acaba gerçekten de öylemiydi? Pek çok şeyde olduğu gibi önce yanlışı öğreniyoruz yıllar sonra da yanlış olduğunu farkedip doğrusunu  bulmaya çalışıyoruz. Mustafa Kemal'in Bandırma vapurunda pusulanın olmadığı yalanı, telefonun mucidinin bilinen tersine Graham Bell'in olmaması gibi. Değişmez doğrular zannettiklerimizin bilindiği gibi olmadığını öğrendikçe her şeye şüpheyle yaklaşır olduk.

Edison elbette pek çok buluşa imza atmış bir mucit. Fakat hepsi kendisine ait değil. Edison bir ArGe firmasının sahibiydi bu firmadan bir çok icat ve patent çıkıyordu tabi hepsi Edison'a mal ediliyordu. Bunun yanı sıra Edison aslında mucitliğinden daha da ön planda olacak şekilde gerçekten de çok başarılı bir işadamıydı. iş dünyasının gerçeklerini gayet iyi kavramıştı. Basını iyi kullanmak, rakiplerini karalamak, kendi küçük başarılarını büyük göstermek gibi. "kifayetsiz muhteris" de derler adamın böylesine... Tamam kabul kifayetsiz değil ama  sağlam pabuç da değilmiş...

Aşağıdaki yazı Edison hakkında değil Tesla hakkında. Biz elektrik -özellikle de elektronik- mühendisleri Tesla lafını duyunca irkiliriz. Bir ton karışık anlaşılmaz formül canlanır gözümüzde. Fakat Tesla -biraz da Edison yüzünden- yıllarca pek fark edilmeyen, hak ettiği kıymeti verilmeyen süper bir dahi, bir mucittir. Şahsen almış olduğu patent sayısı neredeyse tüm Türkiye'nin yıllık patent sayısı kadardır.  Günlük hayatta kullandığımız pek çok icada imza atmıştır. Daha ortaya çıkmamış, "çıkarılmamış" anlaşılamamış pek çok icadı daha vardır. Bakarsınız sonraki günlerde hayal bile edemeyeceğimiz şeyler piyasaya çıkar ve Tesla'nın hakkı Tesla'ya verilir.

Adam Fawer'ın "Empati" isimli kitabından yaptığım alıntıyı okumaya devam ediniz...


Thomas Edison

Radyoyu kimin bulduğunu bileniniz var mı?"
"Nicola Tesla," dedi sınıfın bilgici Jonah Hulse gururla.
Nicola Tesla

"Rock grubu Tesla gibi mi yani?" diye sordu Winter.
"Aynen. Sanırım grup adını ondan almış" dedi Laszlo. Konu yine dağılmadan VVinter'in gevezeliğini çabucak kesmişti. "Tesla, 10 Temmuz 1856 yılının tam gece yarısında Hırvatistan'da doğdu."
Bir tarih geçince defter sayfaları üstünde dolasan kalemlerin hışırtısı duyuldu.
"Beş yaşındayken bir fırıldağa yapıştırdığı on yedi böcek tarafından döndürülen ilk motorunu tasarladı. Garip fikirlerinin sadece başlangıcıydı bu; diğerleri arasında küresel yolculuğu kolaylaştırmak için dünyayı çevreleyen sabit bir halka ve posta ulaşımını hızlandırmak için Atlantik Okyanusu'nu geçecek hidrolik güçlü devasa bir tüp de vardı."
İlginin artık tamamen söylediklerine yoğunlaştığını gören Laszlo dudaklarında hafif bir gülümsemeyle devam etti:
"Tesla üniversite yıllarında gecede sadece bir ya da iki saat uyuyarak yasıyor, günde yirmi saat çalışıyordu. İlk yılının sonunda dokuz dili akıcı şekilde konuşmaya başlamıştı. Ne yazık ki, babası vefat edince hayatını kazanmak için üniversiteden ayrılmak zorunda kaldı. Böylece Paris'deki Continental Edison Company'de mühendislik yapmaya başladı. Patronu ondan öylesine etkilenmişti ki, Thomas Edison ile tanışması için Amerika'ya gönderdi."
Sınıfta, "Bizim Edison bu," türünden mırıldanmalar oldu.
"Edison Tesla'yı derhal ise aldı ve kendi icadı olan doğru akım dinamolarını yeni baştan tasarlayabilirse 50.000 dolar ödemeye söz verdi. Tesla her ne kadar alternatif akımla çok daha fazla ilgileniyor idiyse de, kendi araştırma laboratuarını kurmak için paraya ihtiyacı olduğundan projeyi kabul etti. Bir yıl içinde yeni tasarımı basarıyla tamamladı, ama parasını isteyince Edison sözünden döndü."
"Çüş!" diye bağırdı Stephen Grimes. Sivilceleri neredeyse gözeneklerinden fırlayacaktı. "Yani Thomas
Edison'un puştun teki olduğunu mu söylüyorsunuz?"
Laszlo sınıftakilerin gülüşmelerine katılarak, "Tarihe bakarsak, evet demek zorundayım," dedi. Grimes yağlı eliyle burnunu silerek, "Harika!" dedi. "Devam edebilirsiniz."
"Teşekkür ederim, Bay Grimes."
Bay Grimes sınıftaki en görgülü öğrenci değildi, ama iyi bir espri anlayışı ve onu sınıfın gözünde kahraman yapan bir dokunulmazlık havası vardı. Taşkınlıklarına hoşgörü gösteren tek öğretmen Laszlo olduğu için de, fen derslerinde özellikle cesurdu. Ayrıca Laszlo iki seçeneği olduğunu düşünüyordu: Ya espriye katıl ya da esprinin konusu ol. Birincisini yeğlemişti.
"Edison'dan ayrılan Tesla, birkaç yıl hendek kazıp, yol inşaatlarında amelelik yaptı. Ama neredeyse hiç uyumadığı için icatları üzerinde çalışmayı da sürdürdü. Genellikle kağıda dökmeden önce onları kafasında tümden tasarlıyordu. George VVestinghouse 1888'de Tesla'ya alternatif akım konusundaki patentleri için 60.000 dolar ödedi. Ülkeye elektrik dağıtımı için kullanılacak sistemin akım türünü belirlemek için birlikte Thomas Edison'a karsı bir 'Akımlar Savaşı' başlattılar."
Birkaç saniye duralayıp notların alınmasına izin verdi.
"Doğru akım her zaman tek bir yönde akan sürekli bir elektriksel şarjdır. Alternatif akımsa, hem genliği, hem de yönü periyodik olarak değişen dalga şeklinde bir akımdır. Edison'un doğru akımı Tesla'nın alternatif akımından önce ortaya çıkmış olsa da, bir sorunu vardı. Doğru akım uzun mesafelerde aktarıldığında telleri eritiyordu. Dolayısıyla Edison kısa aralıklarla elektrik santralleri kurmak zorunda kalmıştı. Başka bir sorunsa daha alçak ya da yüksek bir voltaja kolaylıkla dönüştürülememesiydi, yani değişik voltajlarda çalışan aygıtlar için ayrı elektrik hatları kurmak gerekiyordu."
Öğrencilerden biri, "Ama alternatif akımda böyle bir sorun yoktu," dedi.
"Doğru. Alternatif akım telleri eritmeden elektriği çok uzun mesafelere taşıyabildiği gibi, 5 voltluk bir ampulden, 100 voltluk bir fabrika motoruna kadar her şeyi çalıştıracak şekilde ve kolaylıkla dönüştürülebiliyordu, Tesla'nın sisteminin daha üstün nitelikli olduğunu bilen Edison,  alternatif akımı karalamak için propagandaya başvurdu. Şirketindeki mühendisler dünyanın -elbette ki alternatif akımla çalışan- ilk elektrikli sandalyesini tasarladı. Sonra da alternatif akımın ne kadar tehlikeli olduğunu göstermek amacıyla o düzeneği sokaktan topladıkları başıboş kedi ve köpekleri medyanın önünde öldürmek için kullanmaya başladılar. En görkemli gösteriyse, bir filin Coney Adası'nda elektrikle öldürülmesiydi. Hatta Edison elektrikle ölmek anlamında yeni bir deyim bile yaratmıştı: 'Westinghouse'lanmak.' Grimes gözleri heyecanla parlayarak, "Bunları uyduruyorsunuz," diye atıldı.
"Korkarım ki hayır," dedi Laszlo. "Sizin de az önce incelikle buyurduğunuz gibi, Edison puştun tekiydi."
"Hadi ya!"
"Edison'un tüm karalama çabalarına karsın alternatif akımın avantajları o kadar belirgindi ki, hükümet Niyagara Şelaleleri'nin gücünden yararlanmaya karar verince Tesla'nın sistemini Edison'unkine tercih etti. Ve gerisi zaten bilinen tarih. Bugün sadece pille çalışan cihazlar doğru akım kullanırken, elektrik bütün dünyada alternatif akım olarak aktarılır. Ve pil kullanan, ama prize de takılabilen cihazlar, aynı zamanda bir rock grubunun da adı olan hangi tip adaptörü kullanır... Bayan Zhi?"
"AC/DC," dedi Winter gülümseyerek.
"Doğru."
"İyi de bu arada radyo dalgalarına ne oldu?" diye sordu James Ulrich.
"Ah, evet! Korkarım Bay Grimes'in, “Edison puştun tekiydi” lafından sonra konuyu biraz dağıttım. Neyse...
Tesla 1897'de iki patent başvurusunda bulundu: 'Elektriksel Enerjinin İletimi İçin Bir Sistem' ve 'Elektriksel  Enerjinin İletimi İçin Bir Cihaz.' ve radyo böylece resmen doğmuş oldu.

*******************


"Elijah rahatsız bir tavırla bakışlarını önüne indirirken, "Onun n-n-neden Edison gibi ünlü olmadığını merak etmiştim."
"Evet," dedi Laszlo. "Birincil neden şu ki, Tesla oyunu kurallarına göre oynamadı. Bir bilim adamı olarak daha yetenekli olmasına rağmen, işadamı olarak Edison ondan daha iyiydi. Tesla'nın sorunu hiçbir zaman pes etmeyişiydi; pes etmenin kendisi için daha yararlı olacağı durumlarda bile direndi. Örneğin Akımlar Savaşı'nı alternatif akımın kazanmasından sonra bile elektrik dağıtımını iyileştirmek için yeni yollar aramaya devam etti. Elektriği vericilerle argon gazı doldurulmuş alıcı küreler arasında havadan iletecek bir sistem geliştirdi. Bu yeni teknolojiyi birçok yatırımcıya gösterdiği halde  J.P. Morgan dışında kimse ilgilenmedi."
Winter, "Morgan ilgilendiyse bu teknolojiyi neden bilmiyoruz?" diye sordu.
"Morgan daha önce Edison'un doğru akım teknolojisine yapmış olduğu yatırımdan ötürü bir servet kaybetmişti ve o nedenden ötürü Tesla'dan pek hazzetmiyordu. Yine de çok düşük bir teklifte bulundu. Tesla bunu reddetti. Ve o gece çıkan yangında laboratuarı tümüyle yandı. Tesla o olayda her şeyini kaybetti; tüm araştırmaları, tasarımları, icatları yok oldu. Laboratuarı kimin yaktığı hiçbir zaman anlaşılmadı. Ama Tesla mesajı almıştı; elektriksel bir dağıtım sistemi geliştirmekten vazgeçti."
"Yani b-b-boyun mu eğdi?" diye sordu Elijah Cohen. Sesinde sanki korku vardı.
"Yanıt ortada/' dedi Laszlo. "Bugün şehirde içleri gaz dolu küreler görüyor musunuz? Ne yazık ki, bilim bile kapitalizme karsı gelemez."
"Betamax ve VHS gibi," diye söze karıştı Stevie Grimes.
"Aynen öyle," dedi Laszlo. "Hazır bu konu üzerindeyken, size Tesla'nın bir icadından daha söz edeyim. İddiaya göre Tesla, 1915 yılında havadan güç üreten elektromanyetik bir makine geliştirdi ve elde ettiği enerjiye 'eterik güç' adını verdi. 1931'de havadan ürettiği güçle çalışan eterik-güdümlü arabanın çalışan bir modelini bitirdi. Tesla yeğenlerinin şahitliğinde bu arabayı saatte 145 kilometreye varan bir hızla ve 80 kilometre kadar kullandı."
"Bu da günümüzde yollarda görmediğimiz bir şey iste."
"Doğru. Enerjinin kaynağını soran yeğenine Tesla, bunun 'gizemli bir radyasyon' olduğunu ve 'kaynağını bilmese de, insanlığın onun varlığından son derece memnun olması gerektiğini' söyledi. Tesla artık gizliliği bir saplantı haline getirmiş ve paranoyak olup çıkmıştı. O nedenle de makinenin tasarımını kimseyle paylaşmadı. Hayatının kalan on iki yılı boyunca 'telegüç' adını verdiği ve küresel yıldırımlarla plazma üzerindeki araştırmalarına dayanarak tasarladığı bir sistemi geliştirmeye çalıştı. Tesla aygıta 'Ölüm Işını' adın takmıştı."
"Vay be!"
"Evet Bay Grimes; gerçekten de 'vay be'. Ne yazık ki, bu ısının neden olduğu tek ölüm büyük olasılıkla
kendininki oldu. Silahı 5 Ocak 1943'de A.B.D. Savaş Bakanlığı'na teklif etti. Üç gün sonra kaldığı otel
odasında ölü bulundu. Hemen ardından da FBI tüm arastırma notlarına el koydu."
"Sonra ne oldu?" diye sordu Stevie heyecanla.
 Laszlo basını iki yana salladı. "Hiçbirsey”
"Ya araba?" dedi Winter.
"Ölüm Işını?" diye atıldı Stevie.
"Tesla'nın notlarına ne olduğunu kimse bilmiyor. Çoğu insan onun Ölüm Işını'nın Ronald Reagan'ın Yıldız Savaşları savunma sisteminin ilham kaynağı olduğuna inanır, ama bunların hepsi sadece birer varsayımdan öteye gitmez. Bu öyküden çıkartmamız gereken ders ne? Bay Cohen, bir tahminde bulunmak istemez misiniz?"
Elijah biraz kuşkulu bir tavırla, "Devletle s-s-savaşamazsınız olabilir mi?" diye önermede bulundu
"Evet, bu bir yorum. Benimkisiyse biraz daha karanlık: Devletle savaşabilirsiniz, ama buna kalkışırsanız
büyük olasılıkla kaybedersiniz. Hatta sizi öldürebilirler bile. Elbette ki bu, denememeniz gerektiği anlamına gelmiyor.
Nicola Tesla



Adam Fawer'ın Empati kitabından.

OLASILIKSIZ'ın Yazarı Adam Fawer'dan "Empati"



Kaynaklar:
"Empati", Adam Fawer
http://en.wikipedia.org/wiki/Nikola_Tesla
http://tr.wikipedia.org/wiki/Thomas_Edison
http://www.youtube.com/watch?v=qdPoOAVAuFQ   (Modern Marwels - Tesla Mad Electricty)
http://en.wikipedia.org/wiki/High_Frequency_Active_Auroral_Research_Program



Haçlıların Kahramanlık Hikayeleri !!!

Fransız Akademisi üyelerinden Funck Bretano'nun ifâdesine göre; vahşî hayvan sürülerinden farksız olan haçlı güruhu 1096 yılında Anadolu topraklarına saldırdıklarında, İznik civarında yakaladıkları müslüman çocukları parçalamışlar, etlerini şişlere geçirip ateşte kızartmışlar ve henüz pişmeden çiğ çiğ yutmuşlardı. Antakya'ya ulaştıklarında ise, başlarındaki kan içici papaz Pierre l'Ermit'in ısrarıyla şehid Türkler'in etlerini yemişlerdi. Onlar bu vahşeti icra ederken, ölenlerin zincire vurulmuş yakınları da surlardan büyük bir çaresizlik ve gözyaşı içinde olup biteni seyrediyorlardı. Brentano eserinde devamla, Fransızlar'ın millî destan (!) olarak kabul ettikleri "Chanson d'Antioche"den şu tüyler ürpertici satırları nakleder:

"Antakya önlerinde açlıktan şikâyet eden haçlılara, hıristiyan din adamı (!) Pierre l'Ermit şu tavsiyede bulunur: 'Açlığınızın sebebi korkaklığınızdır. Türk cesedlerini toplayın! Tuzlayarak pişirilirse daha lezzetli olur!" Bunun üzerine haçlılar onun dediğini yaptılar." (Funck Brentano, "Les Croisades", Paris 1934, s. 24.)


Bugün kendilerince medeniyet dersi vermeye kalkışan batılı ülkelerin nasıl bir dinî ve millî geçmişe sahip olduklarını, soylarının ve köklerinin nasıl bir asla dayandığını bu gibi "Millî Destanlarından açıkça görmek mümkündür. Avrupa dillerinin ilk yazılı eserleri olarak bugün okullarında okutulan bu gibi birçok destan, Türkler aleyhindeki söz ve iftiralarla doludur.

Kaynak:Hakikat Takvimi, 19 Şubat Pazar

Osmanlı Tokadı

OSMANLI TOKADI



"Osmanlı Tokadı" tabiri nereden gelmektedir? Bilmiyorsanız okumaya devam ediniz. Bu arada Osmanlı Tokadı'nı anlatmak üzere en güzel pozlardan birisini vermiş olan Sn. Kadir İNANIR'a geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Kendisi geçtiğimiz günlerde küçük bir operasyon için hastanede yatmıştı.

Zamanında Osmanlı ordusu çeşitli birliklerden oluşurmuş. O birliklerden biri de Tokatçı grubu imiş. Tokatçı denilen askerler devşirmelerden oluşur ve gayet iri yapılı, iri elli kişilermiş. Bu kişiler kendileri için özel olarak inşa edilmiş çalışma salonlarında mermerden yapılmış büyükçe kolonlara ha bire tokat atarak ellerini daha da geliştirirlermiş.

Tokatçılar savaş sırasında ordunun en arkasında bulunurlar ve savaşın sonlarına doğru hızla savaş alanına girerlermiş. Bitkin durumda olan düşman askerlerini tek tokat darbesiyle yerle bir ederlermiş. Tokat attıkları kişinin yüzünü içeri çökertir ve beyin kanaması geçirmesine sebep olarak öldürürlermiş. (Vay anam) İşte böyle nam-ı diğer OSMANLI TOKADI buradan gelmektedir.

Osmanlılar savaşa giderken, ülkede ne kadar deli ya da görünüş bakımından eli-ayağı bozuk, gulyabani tipli insan varsa hepsini toplarlar ve ordunun en önünde düşmanın üzerine gönderirmiş. Üzerine deli gibi koşarak gelen bu korku bilmeyen acaip insanları gören düşmanın psikolojisi doğal olarak çökermiş.

Savaş meydanında bir sonraki sırada ise, (affınıza sığınarak...)

Antalya'da tarih ve seralar iç içe [15 Temmuz 2011'de güncellendi]

Antalya en çok seraya sahip kentimiz olsa gerek. Artık sera kuracak arazi kalmamış herhalde ki, başkalarında olsa ancak uzaktan seyrettirilen antik tiyatroların dibine kadar seralar kurulmuş. Yani bir anlamda tarih ve sera iç içe. Hani neredeyse tiyatronun üstüne de naylon çekilip içinde sebze yetiştirilecek.



 <----- Eklenen Bölüm ----->
Google Earth'de gezerken bir de bunları buldum.

Burası da Antalya'da, Lymra Antik Tiyatrosu. Finike yakınlarında bir yer. Google Maps'de açmak için resme tıklayınız.



Burası Patara kumsalına yakın, Kumluova'da Letoon Antik Tiyatrosu.


Burası Demre'de Myra Antik Tiyatrosu (ilk fotoğraftaki yer)


 <----- Eklenen Bölüm Sonu ----->

Benden ancak bu kadar. Ne kadar da çok antik tiyatro varmış Antalya'da. Adamlar, bizim şimdiki cep sinemalar kadar tiyatro yapmışlar zamanında.

Sizin de bildiğiniz, bulduğunuz yanında sera olan antik tiyatrolar varsa lütfen yorumlara yazın.


Sağlıcakla...

Cumhuriyetimizin 87 nci Yıl Dönümü Kutlu Olsun


Geçen gün Cumhuriyetimizin 87. yıldönümünü kutladık. Şöyle bir düşündüm o gün ben ne yaptım diye.

Gözümü açıp da Çin malı AVEC marka saatimin tavana yansıttığı görüntüye bakınca saatin 8’i geçmiş olduğunu gördüm. Hemen kalktım hazırlandım, mutfağa indim. Bir yandan kahvaltı yaparken diğer yandan da LG marka televizyonumda TRT1’i açtım törenleri izleyeyim diye. O sırada güzel bir belgesel film vardı “Son Buluşma”;  izledim, duygulandım. Her biri bir asrı devirmiş nur yüzlü son gazilerimizin hikâyelerini dinlerken gözüm tv’nin yanındaki dolapta duran gazi büyük dedemin bana emanet İstiklal Madalyası’na takıldı. Öyle ya bugün o şehit ve gazilerimizin bize hediye ettiği cumhuriyetin yıldönümüydü. Onlar, bizler bu günleri görelim, güzel yurdumuzda “tam bağımsız” olarak rahatça yaşayabilelim diye şehit oldular; kendi hayatlarından vazgeçtiler, yaralandılar sakat kaldılar.


29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bu sene Cuma gününe denk geldi, aynı günde iki bayram yani. Öğlen yaklaşınca Arko krem ve Mach3 traş bıçağı ile sinekkaydı traşımı oldum, mis kokulu Nivea after-shave’imi ve Nivea Anti-Persperant koltuk altı deodorantımı süründüm. Cumaya güzel kokular sürünerek, temiz kıyafetlerle gitmek sünnettir. Dişlerimi de Signal diş fırçası ve Colgate diş macunu ile fırçaladım. Dışarı serinceydi, Alpinist marka polar montumu giyip çıktım evden.

Cuma’ya gidip geldikten sonra öğlen yemeği niyetine bir şeyler atıştırdım. Gitsem mi gitmesem mi diye kararsızdım ama duramadım evde. Evden çıkmadan önce, orada belki bir tanıdıkla karşılaşır da birbirimize sarılırsak diye naneli Vivident sakızdan bir tane attım ağzıma. Adidas parfümümden de bir fıs sıkmayı ihmal etmedim. Havanın soğuk olduğunu hatta yağışlı olacağını hesaba katarak LCW kabanımı da sıkıca giyindim. Benzinini Total’den, TEB - BNP Paribas Ortaklığı Bonus kredi kartı ile aldığım Toyota marka otomobilime binip çarşı merkezine gittim. Arabayı uygun bir yerde park ettikten sonra yoluma Adalar Migros’un önünde saat 15:00’da yapılacağı söylenen Cumhuriyet Yürüyüşü’ne katılmak üzere yaya olarak devam ettim. Köprübaşı’ndan geçerken Porsuk üzerinde kano yarışlarının yapıldığını gördüm.  Güzel bir etkinlik düzenlemişler diye aklımdan geçirirken, bugünün kendisine sadece bir tatil olarak anlam ifade ettiğini zannettiğim bir grup genç “-La bu salaklar ne yapıyor burada bu soğukta?” diyerek yanımdan geçtiler. Burger King’in hemen yanındaki Migros’un önünde belirtilen saatte bulunuyor olmama rağmen kimseyi göremedim. Yanlış yer yanlış zaman mı diye düşünürken aklıma geldi: “Acaba millet sabahın 6’sında büyük indirimlerle açılan Media Market’ten daha dönememiş miydi?” Bir yandan da Porsuk boyunca yolun Tülomsaş tarafı girişine doğru yürümeye devam ettim. Bu sırada karşıdan sloganlarla gelen kalabalığı görünce sevindim, neyse ki doğru yere gelmişim. Kalabalığın fazla “tehlikeli” sloganlar atmadığına emin olunca ben de araya karıştım. Elimde pankart hatta bayrak bile yoktu ama yine de ateşe su taşıyan karınca misali tarafımız belli olsun diye korteje dâhil oldum. Durumum biraz dikkat çekici bile sayılabilirdi; çünkü önce kalabalığı süzdüm kenardan sonra gözüme kestirdiğim bir yerinden kalabalığa karıştım. Beni izleyen birisi kışkırtıcı (provokatör) ya da kapkaççı bile zannedebilirdi. Bu nedenle ağzımı bile açmadım, ellerimi de cebimden neredeyse hiç çıkartmadım. Bu arada, her ne kadar bayrak sallamasam da dedemin İstiklal Madalyası’nı cebimden çıkarmadığım elimden hiç bırakmadım.

Grup ile beraber hareket ederken, yeni anayasa değişikliği ile fişlemenin tarihe karıştığı güzel ülkemde, en az haberciler kadar kalabalık olan sivil polisin genellikle Sony kameralarına görüntü verdim gönülsüzce de olsa. Yol boyunca, yürüyüş yapan grubun fotoğraflarını muhtelif marka ve model fotoğraf makineleri ile çeken gençler de gruba katılmış olsaydı sayımız hissedilir oranda artacaktı. Hele hele elinde Çin malı ucuz bir şemsiye taşıyan önümdeki orta yaş üstü bir bayanın dediği gibi “Bizim yerimize asıl Atatürk’ün bu cumhuriyeti emanet ettiği gençler” cafelerde oturmak yerine yürüyüşe katılsaydı kortejin nüfusu ikiye katlanırdı. Fakat herkesin tercihine saygı duymak gerekir,  o gençler soğukta yürümek yerine su boyundaki cafelerde  Nescafe’lerini yada Lipton poşet çaylarını yudumlayıp oyunlarını oynamayı yeğlediler. Haklarını da vermek lazım aralarından bizlere tebessümle bakanlar hatta alkışlayanlar bile oldu…

Grup yürüyüşüne su boyundan sonra Köprübaşı’ndan da geçerek Hamamyolu’na doğru devam etti. Köprübaşı’nda bankaların orada adamın birisi omzuma dokunup “-Gardaş niye yürüyonuz? Bi şeyin protestosu falan değil de mi?” diye sorunca önce bir süzdüm adamı acaba benimle dalga mı geçiyor yoksa ağzımdan laf mı almaya çalışıyor diye. Hızlı bir bakıştan sonra art niyetsiz sıradan bir vatandaş olduğuna ikna oldum, “-Cumhuriyet yürüyüşü” dedim el-cevap. Adam rahatlamış bir ifadeyle :” –Ha iyi o zaman ben şu kalabalığın arasından dükkânıma geçebilirim demek ki” diyerek aramıza dalıp karşı tarafa atladı. Anladım ki katılmayanların çoğu herhangi bir gösteride yer almak, bir siyasi eylemin içerisinde bulunmak, bir tarafın adamıymış zannedilmek istemiyordu. Doğru ya ben de aynı sebepten dolayı hiç böyle bir etkinliğe katılmamıştım. Katıldığım kalabalık hareketler sadece galip geldikten sonra Kızılcıklı’da yolları kapattığımız Es-Es maçları değil miydi? Kalabalığın gücünü sadece oralarda hissetmiyor muyduk?

Her neyse böyle böyle, arada sırada elinde megafon bulunan çığırtkanlar ve değnekçilerin yardımıyla “Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye” diye bağırarak (ben değil) dura kalka Hamamyolu’na girdik. Cumhuriyetimizin polisleri de yerini almıştı sağlı sollu olarak. Eksik olmasınlar dışarıdan gruba olası bir saldırıyı engellemek, cepçileri önce caydırmak yetmezse yakalamak için oradaydılar eminim. Ama o kadar kalabalıktılar ki bu soğukta bu kadar polise ne gerek vardı diye de aklımdan geçirmedim değil hani…

Süleyman Çakır’ın önünden gelip Hamamyolu’nun içinden geçen caddeye geldiğimizde durakladık. Çünkü basın mensupları orada bekliyordu. En öndekiler topluca bir şeyler söylüyorlardı ama anlayamadım. Casio saatime baktım saat 16:10 olmuş. Blackberry marka cep telefonuma gelen e-postaların başlıklarını da hızlıca bir okuduktan sonra dilime takılmış olan “Ne ABD ne AB Tam Bağımsız Türkiye” sloganı ile oradan ayrıldım.

Eve geldim Calliou karakterli t-şortunu giymiş oğlum kapıyı açtı bana. Bize bu günleri verenlerin hatırına, bugünün anlam ve önemine dair ne yapabilirim diye düşündüm. Önce kafamı rahatlatmak için Western Digital Media Player’ımı açtım Samsung taşınabilir harddiskimden Hollywood yapımı bir Amerikan filmi seçtim ve izledim.

Uyuyakalmışım...

Bu yazıyı, HP bilgisayarımda Windows XP altında çalışan Microsoft Office Word kullanarak yazdım, Firefox ile Google’ın kim bilir dünyanın neresindeki sunucusunda bulunan blogspota yükledim…

… ve sen değerli okuyucum; kim bilir nerede, nasıl ve hangi duygularla okuyorsun bu satırları; arka planda çalan müzik eşliğinde…


Atatürk diyor ki:

İstiklâl-i tam denildiği zaman, bittabi, mali, iktisadî, adlî, askerî, harsî ve ilâ... her hususta istiklâl-i tam ve serbesti-yi tam demektir. Bu saydıklarımın her hangi birinde istiklâlden mahrumiyet millet ve memleketin, mâna-yı hakikiyesiyle bütün istiklâlinden mahrumiyeti demektir.

Yeni Türkçesi:

Tam bağımsızlık denildiği zaman, elbette siyasî, malî, ekonomik, adlî, askerî, kültürel ve benzeri her konuda tam bağımsızlık ve tam serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir.

Bu da başka bir sözü:
Tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlık ile mümkündür. (1922, Ankara) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. I, Ankara, 1997, s. 243)
Ve bir başkası:
Gençler cesaretimizi takviye ve idame eden sizlersiniz. Siz, almakta olduğunuz terbiye ve irfan ile insanlık ve medeniyetin, vatan sevgisinin, fikir hürriyetinin en kıymetli timsali olacaksınız. Yükselen yeni nesil, istikbal sizsiniz.

Cumhuriyeti biz kurduk, onu yükseltecek ve yaşatacak sizsiniz.
Cumhuriyet Yürüyüşü'ne katılanlar
Media Markt'ın büyük indirimi için sırada bekleyen gençler


Sayfamdaki yazılar kaynak gösterilerek ve bu sayfanın adresi verilerek kullanılabilir.

Sayfamda bazı yazılarımda bahsetmiş olduğum yöntemler kendi öğrendiklerimi, denediklerimi paylaşmak amacıyla yazılmıştır. Yapılan denemelerin sonuçları da yine burada paylaşılmaktadır. Tarif edilenlerin yanlış/eksik uygulanması, yazı dizilerinin tamamının okunmaması, vb herhangi bir nedenden dolayı istenmeyen sonuçlar elde edilmesi, beklenen sonucun elde edilememesi ve/veya karşılaşılabilecek herhangi bir zarardan dolayı sorumlu tutulamayacağımı bilgilerinize sunarım.

Kaynak belirterek ya da belirtmeden kullandığım yazılarımdan dolayı herhangi bir rahatsızlık duyan, haksızlığa uğradığını düşünen beni haberdar ettiği zaman ilgili yazıyı yeniden gözden geçireceğimi, şikayetinde haklıysa yazıda gerekli düzeltmeyi ivedilikle yapacağımı taahhüt ederim.
-=(RaideR)=-